İnci, sabah telefonun alarmı ile uyandı. İçinden yine yeni bir gün dedi. Ama yeni olan neydi ki! Birden suratı asıldı, benim için dünden, önceki günden, daha önceki günden ne farkı vardı ki, nesi yeni diye düşündü. Monoton başlayan sabahlara eklenen bir gün daha sadece… Gökdelen gölgeleri altında, ifadesiz yüzler arasında sıkışıp kaldığını hissediyordu. Hayatının tekdüzeliği onu sıkmış, başarılarının anlamını yitirdiğini fark etmişti. Her şey aynıydı: işi aynı, gittiği yolu aynı, arkadaşları, masası aynı, içtiği kahve bile aynı... Hayat bu olmamalıydı, İnci daha fazlasını arzulayan biriydi, ancak hiçbir zaman istediğini elde edemiyordu.
İnsanlara yardım etmek için çaba sarf eder, herkesin her işine koştururdu. Ama kendisinin yaptıkları karşısında onu hiç düşünen olmazdı. Bazen bu duygulara dalar içten içe çok üzülürdü. Bu hisler zamanla ilişkilerini zedeledi ve onu yalnızlığa sürükledi. Dolayısıyla arkadaşları ve ailesi de ondan uzaklaşmaya başladı.
İş yerinde de durum pek farklı değildi. İnci çalışmayı çok seven, sorumluluklarını fazlasıyla yerine getiren biriydi. Aynı şeyi iş arkadaşlarından da beklerdi. Özellikle birlikte çalıştığı departmandaki arkadaşlarına evrakların vaktinden önce bitirilmesi noktasında baskılar yapar, her zaman daha fazla çalışmalarını bekler, bunun onlar için gelecekte çok faydalı olacağını söylerdi. Oysaki çalışanlar onun bu baskıcı tavrından rahatsız olurlardı. Onların gönlünü almak için öğlen yemeklerinde, molalarda, bazen de akşam yemeğinde dışarıda birlikte olur, özel hayatındaki sıkıntılarını, sırlarını paylaşırdı. Bir süre sonra bununda işe yaramadığını fark etti. Takım arkadaşları sanki eskisi kadar saygı göstermiyorlardı ona…
Ters giden bir şeyler vardı ama neydi bir türlü bulamıyordu. Mutluluğu hep daha fazlasını elde etmekte zannetmişti.
Can’a çok aşıktı. Onunla evlendiklerinde ne kadar mutlu olacağının hayali 6 ay sürmedi. Eksik olan bir bebek diye düşündü. Bir bebek, evet, evet bir bebeğimiz olursa mutlu olacağız. Bebekleri dünyaya geldi. Doğru düşünmüştü çok mutluydular. Ama bu mutlulukta 6 ay sürmedi. Can beklediği gibi bir baba olmadı. Bebeğin bütün sorumluluğu onun üzerindeydi. Can babalığı, kocalığı sadece eve para getirmek zannediyordu.
İş hayatında da istediği pozisyona gelince başarısının onu mutlu edeceğini zannetmişti. Oysaki orada da kendisinden beklenilen çok olunca o sorumluluğun getirdiği stres de mutluluğundan götürmüştü. Ne kadar çok şey elde etse de mutlu olamıyordu. Eş, çocuk, kariyer her şeye sahipti. Hatta bebek olunca yeni bir araba almışlar, daha büyük bir eve taşınmışlardı. Pozisyonundan dolayı çok daha yüksek bir maaşa da sahipti. Eeee istediği ne varsa elde etmişti ama neden mutlu değildi?
İnci, ‘mutluluk nedir, nasıl elde edilir’ ile ilgili çok düşünmeye başladı. Etrafındaki insanları gözlemledi. Onun imkanlarının yarısına bile sahip olmayanlarının nasılda mutlu olduklarına şahit oldu. Neyse ki, mutluluğun oyumda olsun, buyum da olsun, şuyumda olsun ile olacak bir şey olmadığını çok geç olmadan anlamıştı. Özellikle kendisinde eksik olanın sahip olduklarına şükretmediğini fark etti. Onu böyle mutsuz yapan sahip olmadıkları değil, sahip olduklarının değerini bilmemesiydi. Çevresindeki insanların, ondan uzaklaşmasının sebebini de anlamıştı. Sürekli hayattan şikâyet etmesi… Kim sürekli şikâyet eden insanla olmak ister ki!
Oysaki insan doğaya bile baksa kendisini iyi hissedeceği ne çok şey görecekti. Bizler her şeyi ne kadar normalleştirmişiz. Her gün yaşadıklarımızı ne kadar hafife almışız. Güneşin doğuşu, renk renk çiçeklerin, güllerin açması, bir kuşun ötmesi, bir çocuğun gülümsemesi, bir arkadaşın samimi sohbeti...
Ertesi gün, kimsesi olmayan, çocuklarını kazada kaybetmiş yaşlı bir teyze karşılaştı. Teyzenin yaşadığı tüm acılara, kayıplara rağmen, hala tebessüm etmesi, elinde kalana, sağlığına şükretmesi İnci'yi çok etkiledi, kalbini yumuşattı. İlk kez başkasının ihtiyaçlarını kendi isteklerinin önüne koydu. Yaşlı teyze ile zaman geçirirken hayatın küçük mutluluklarını keşfetti. Teyzenin yüzündeki derin çizgilerin anlamı, onca yaşadıklarına rağmen gözlerindeki derin sevgi ve gülümsemesi ona hayatın değerini hatırlattı.
İnci’ın hayata, olaylara, insanlara bakış açısı değişti. Bu zamanla ilişkilerine de yansımaya başladı. İnsan mutluluğu kendi içerisinde oluşturabilirmiş ancak… Kendisinin yapabileceklerine konsantre olarak, başkalarından beklenti oluşturmadan, yaptıklarının karşılığını beklemeden yaşanan bir hayat ne kadar konforluymuş meğer…
Kış mevsimi bitmek üzereydi. Hafta sonu parkta yürüyüş yapmaya karar verdi. Ağaçlar yapraklarını dökmüş, neredeyse kuru bir oduna dönmüştü… Etrafı izledi. Bir aya kalmaz bu ağaçlar yavaş yavaş yeşerecek ve çiçek açmaya başlayacak diye düşündü. Birden duraksadı ve şaşkınlıkla, ‘Nasıl ya, nasıl bunu daha önce hiç fark etmedim’ diye kendisine çok kızdı. Doğanın döngüsü ona ilham oldu. İnsan hayatı da aynı doğa gibiydi, insan da bir döngünün içerisinde yaşamını tamamlıyordu. Bazen mutlu olduğumuz gibi mutsuzluklarımızda olacak. Zaman zaman bollukta olduğumuz gibi zaman zaman da kıtlığımız olacak… Her şeyin bir zamanı olduğunu ve sabırla beklemenin önemini anladı. Kendisi sadece istediği şeyleri elde etmek için sebep oluşturacak, emek sarf edecekti. Sonuçlar ise ona zaten gelecekti… Böylece sonuçla ilgilenmeyip kendisini hayatın akışına bırakmanın önemine vardı.
İnci'nin hikayesi, sıradan bir hayattan daha fazlasını arayarak başladı, ancak sonunda gerçek mutluluğun göz çektiğimiz, önemsemediğimiz o çok küçük basit şeylerde olduğunu fark etti.
Hayatta aynı doğa gibi; çetin zorluklar karşısında sert olmayı gerektirecek ama bazı durumlarda aynı ağaçların o rüzgâra karşı kırılmaması için esnediği gibi esnemeyi de… Bize sunulana şükrettikçe beklemediğimiz anlarda ve tam da ihtiyacımız olduğu zamanlarda ağaçların çiçeklerle bezenmesi ve yüzlerimizin gülümsemeye bürünmesi… İşte gerçek mutluluk tamda buydu!
Gerçek mutluluğu arayayıpta bulanlara selam olsun 🌹 Kaleminize sağlık 🌹
YanıtlaSilOnu böyle mutsuz yapan sahip olmadıkları değil, sahip olduklarının değerini bilmemesiydi.
YanıtlaSilGerçek mutluluk.beklenmeyen zamanda beklenmeyen yerden gelir ve öyle şaşırır ki insan . Yeter ki doğru yere teslim olmayı ve yeter ki baktığını görebilmeyi başarabilsin
YanıtlaSilKaleminize sağlık
insan beklentisini doğru yere koymayınca hiç bir şeyden tat almaz hale geliyor.. beklenti.. mutluluğun sırrı.. peki nasıl olacak? ilişkilerde ustalık eğitimi.. başarı psikolojisi eğitimi.. beklentiyi nasıl yöneteceğimizi ispatlarıyla bize deşifre ediyor..
YanıtlaSil